27 Ağustos 2012 Pazartesi

Zaman var mıdır? Bizi nasıl etkiler?


            TİK-TAK

            İnsanlığın en çok önem verdiği ve en çok problem yaşadığı şey nedir? Tabii ki "zaman" kavramıdır. Bir çok şeyi zamana bırakırız, zamanla çözeriz veya zamanın az oluşundan bir sürü problem yaşarız. Peki biz zamanı ne kadar iyi algılayabiliyoruz ve kullanabiliyoruz?
            Zaman soyut bir kavram olsa da; herhangi bir duygu ve düşünce içermez. Sevmek, mutlu olmak, hüzünlenmek gibi değildir. Bazen zamanı somut olarak da düşünebiliriz; mesela güneşin konumu, gece ve gündüz oluşması gibi süreçler somut bir durum olarak değerlendirilebilir. Burada şu soruyu sorabiliriz; gerçekten zaman var mıdır? Ya evrende sadece hareket varsa? Herhangi bir hareket eylemi olmaksızın bana zamanın geçtiğini gösterebilir misiniz veya kanıtlayabilir misiniz?
            İnsanlar yeri geliyor zamanı önemsemiyor yeri geliyor fazla takıntı haline getiriyor. İş dünyasında zamanı önemsemeyen başarısız olur, aynı şekilde aşk dünyasında da zamanı önemseyen başarısız olur. İki sevgili kavga edince, çözüm zamana bırakılır, neden? İnsanlar bir şeyleri konuşarak, paylaşarak, düşünerek çözemeyecekler, sonra zaman gelip çözecek öyle mi? Belli bir süre sonra barışılır, dargınlıklar biter bunu zaman çözdü zannederiz, halbuki zamanın çözdüğü bir şey yok. Bu geçen süreçte insanlar düşünerek, bazı durumlara farklı açılardan bakmaya çalışarak olayı tatlıya bağlarlar.
            Evrendeki çekim gücünün insanlara olan etkisine inanan insanların da saatlere, dakikalara inanmaları çok saçmadır. 19:19 geldiğinde sevdiğiniz sizi düşünüyor safsataları ahmaklıktır. Neden 19:14'te düşünmesin? Neden 16:00'da biriyle buluşmak için sözleşiriz, neden bu 15:52 olmasın? Ben varacağım yere 12 dakikada varabileceksem diğer arkadaşım da 14 dakikada varabilecekse, neden yuvarlak hesap olsun diyerek 20 dakika sonra buluşuruz? Bu gibi saatlerin ve dakikaların "tam" diye tabir ettiğimiz dilimlerinde işlerimizi ayarlayarak alsında bazen zaman kaybettiğimiz bazen de o iş için geç kalmışlığımız olamaz mı? Tesadüflere inanıyorsak, bir çok tesadüfü de böyle tepmiş olamaz mıyız? Aradığımı bulamıyorum, bu evrenin çekim gücü beni ona götürmüyor diyorsunuz ama klişelerden de kurtulamıyorsunuz. Belki evden çıkarken saate bakıp 14:00 olsun da çıkayım demeyerek 13:48'de çıksanız hayatınızda sizin için güzel bir şeyler denk gelecek. Belki de evrenin bize sunmuş olduğu fırsatları bir çok kez kaçırıyoruz.
            Beni kimse 17:00 veya 21:30'un 17:01 ve 21:31'den daha önemli, daha hassas, daha gerekli bir zaman dilimi olduğuna inandıramaz. Sadece biz insanlar bazı olayları belli bir kalıplara koyarak bu zaman dilimlerine yerleştiririz ve bu insanlarda alışkanlık yapar. Çok basit gibi dursa da bu durum, insanların evrendeki hareketlerini istemsiz olarak etkileyen ve bazen gerekmediği gibi davranmalarına yol açan bir durumdur. Ben bir yere giderken kaç dakikada gelirsin dediklerinde, o an 8 dakikada varabileceğimi düşünüyorsam, 10 dakikada oradayım demem, direkt olarak 8 dakikada oradayım derim. Bazen abartıp saniyeleri de söylüyorum ama o biraz abartıya giriyor.
            Asıl olan zaman değil düşüncelerimizin yoğunluğudur. Bir şeyi 10 gün boyunca düşünerek de bir sonuca varabiliriz, aynı şeyi 5 dakika düşünerek de aynı o sonuca varabiliriz. Bu yüzden, bu olayımız zamansız oldu, zamana bırakalım, biraz zaman geçsin düşünürüz gibi cümlelerle kendinizi kandırmayın. Bahsettiklerimin sabır kavramıyla alakası yoktur, her boku da hadi hemen yapalım demek değildir. Dünyada önemli olan düşüncedir, harekettir... Bunları bazı kalıplaşmış zaman dilimlerine sokarak gerektiği gibi doğru kullanamayabiliriz...

19 Ağustos 2012 Pazar

Nedir Şu Kadın Bilimi?


  
            Merakla sorduğunuz sorulara şimdi yanıt bulacaksınız. Bu yazım biraz bu olgunun tanımı gibi, bundan sonrakiler de içerik ile ilgili olacak.
            Sahi nedir şu kadın bilimi ve kadın bilimcisi denilen şey? Her kafadan bir ses çıkıyor. Kimisi beni kadınları çok iyi anladığımı "zannetmekle" suçluyor, makara yapıyor. Kimisi kendini beğenmişlik olarak görüyor, kimisi çok kadınla birlikte olarak kendimi tecrübeli göstermek istediğimi zannediyor. Bu numaralar zaten eskidi, kadınların sosyal olarak yükselişte olmaları onların da farklı isteklerde olmalarını sağladı. Mesela kadınlar da artık bakir erkekle denemek isteyebiliyor.
            Kadın bilimi; kadınları çok iyi anlamak değildir. Kadın bilimi, kadınların ne istediğini bilmek de değildir. Kadınlar kendilerini anlaşılamaz bir varlık olarak kabul ederek bir bakıma böyle bir varlık olmak istiyorlar. Evet, biz karmaşığız, biz hemen anlaşılamayız, bizi memnun etmek için çok çaba harcamanız lazım moduna girmek hoşlarına gidiyor. Bu yüzden bir erkek, ben kadınların ne istediğini biliyorum derse itici olur ve alay edilir. Kadın bilimi, kadınları çok mutlu edebilmek de değildir. Çünkü kimse her kadını mutlu edebileceğini iddia edemez, bunu iddia eden de komik duruma düşer.
            Kadın biliminin ne olmadığını anladık şimdi de ne olduğunu anlayalım sonra yanlış anlamalara mahal vermeyelim. Kadın bilimi aslında yukarıda dediklerimin hepsidir. Kadın bilimi kadını incelemektir. Tamamen anlamayabilirsiniz, tamamen mutlu edemeyebilirsiniz veya tamamen ne istediklerini bilmeyebilirsiniz ama bu durumları inceleyerek en yakın doğrulara ulaşabilirsiniz. Nasıl ki dil bilimi dili her açıdan inceliyorsa, kadın bilimi de kadını her açıdan inceler.
            Benim kadın bilimci olma olayıma gelince, bu aslında dostum Can timo'nun twitter'ı ilk kullandığım zamanlarda bana bir yakıştırmasıdır. Diğer takipçilerden de yakıştırmalar devam edince  öyle kaldı. Kadını incelemiyor muyum? Tabii ki inceliyorum hem de fazlasıyla. Zaten herkes karşı cinsi incelemek durumunda değil midir? İncelemeyen doğruya ulaşamaz, gerçek sevgiyi, gerçek mutlu ilişkiyi yakalayamaz. Yani dostlar tek kadın bilimci ben değilim, bugüne kadar burnu havada kadın bilimci olarak gördünüz beni ama durum böyle değildi. Kadın bilimci olmayan hep bir şeyleri zanneder, zanneder ve yine zanneder ama kadını anlayamaz...
            Aynı şekilde kadınlar da adamları inceleyebilir. Siz de adam bilimine yönelin adam bilimci olun ki ilişkileriniz daha anlaşılır olsun. Sonraki yazılarda kadının ve insanlarla ilişkilerinin incelenmesi sonucu ortaya çıkanlar ile ilgili olacaktır... Sevgiler, hürmetler...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yavuz Çetin Anısına...


Bir Yaz Günü Veda Etti Yaz Gülü

Işığa doğru yürüyordu, çok parlak göz alıcı bir ışık. Bir an etrafına bakındı, her yer beyaz fayanslarla kaplıydı. Canı bir renk görmek istedi, görünen tek şey beyazlık. Yürüdükçe adımları ağırlaştı ve ışık gözünü kamaştırıyordu. Olmak istediği yeri düşünerek aşağı baktı. Ilık bir rüzgar esintisiyle hafiflediğini fark etti. Su onu kendisine çekiyordu. Sonsuzluğu görmek istedi fakat gördüğü karanlıktı. Kollarını yana açıp başını tekrar yukarı kaldırdı. Rüzgar sertleşmişti ve yağmur damlalarının yüzünü okşadığını hissetti. Şimdi bazı renkler gözüne çarpmaya başlamıştı. Gün batımına dakikalar kala güneşin tüm ışınları, her yağmur damlasını farklı bir renge bürümüştü. Gülümsedi. Hayatında o ana kadar gördüğü tüm renkleri ve fazlasını görebiliyordu. Bazı renklerin yaşadığı dünyada hiç var olmadığını düşündü.
Gözü saatine ilişti. On dokuz, on dört. Tarih kısmında on beş ağustos iki bin on ikiyi gördü. Hayal ettiği yerde, hayal ettiği şekildeydi. Küçüklüğünden beri, yağmur sularının denize kavuştuğu anlarda, o da orada olmak istiyordu. İlkokulda öğretildiği gibi suyun ekolojik döngüde başa sarmak için son durağı tekrar denize ulaşması. Kendisini bir yağmur damlası gibi hissediyordu. Yaşamındaki gerekliliklerin sona erdiğini ve gökyüzüne doğru bir su damlası gibi buharlaştığını düşündü. Eylül ayını görmemesi gereken bir yaz gülüyüm, zamanım geldi ve rengârenk yağmura karışacağım, dedi. Yine de bir şeyler eksikti.
Şiddetli bir gök gürültüsünün ardından bir melodi belirdi. Tekrar gülümsedi. Eksik olan şey tamamlanmıştı. Sanki Yavuz Çetin, benimle uçmak ister misin şarkısını mırıldanıyordu kulağına. "Dünya bir yere kaçmaz, biz yüzerken göklerde" ve son basamaktaydı, renklerin içine girmek istiyordu. Yıllarca özlemi çekilmiş bir sevgiliye gider gibi. Kurtar beni bu alemden, dedi. Daha önce hiç görmedim bu yerleri, sanırım kayboldum beni geri gönder. Hatırlamıyorum kim olduğumu, nerede doğduğumu, nereye ait olduğumu... Kurtar beni bu alemden.  Ardından “yaşamak istemem aranızda…”
Birden hafiflediğini hissetti. Rüzgar tokat gibi yüzüne ve vücuduna çarpmaya başlamıştı. O, renk cümbüşünün içinde bunu önemsemiyordu. Hayallerinde beslediği tablo kusursuz bir şekilde zihnini kaplamıştı. Tek karanlık görünen göğüslerine kadar vücudunu kapsayan uzun simsiyah saçlarıydı. Birden etrafındaki fayanslı tertemiz havuz kenarı fonu değişti. İstanbul’u görüyordu. Şarkı da değişti, söyleyen aynı. “Sıcak günlerin yorgunluğu üzerimde. Umutsuzluk görünürde. Henüz batan güneşin özlemi... Ve bu yalnızlık çekilmez gibi. Sahil sakin ve sessiz. Güneş ısıtmıyor artık tenimi. Sonunda yağmurlar geldi. Bu kumsaldan göçmek vakti.”
Manzara harikaydı. Şarkı değişti; "Yanı başında olmak isterim, rüyalarında olmak yetmez bu gece" ve ardından "Yaşayan bir şey var hala burada, bir bütünün parçaları olmuşuz. Biz artık yaşamayan insanlar, İstanbul'a ait olduk" Ömrü boyunca istediği yerdeydi sanki. Boşlukta süzülürken tüm şehir ayaklarının altında ve zaman durmuş gibi.
Ayaklarının soğuduğunu hissetti. Güneş mi battı yoksa baharda açan yaz gülünün ömrünün sonu mu geldi, bunu fark edemedi, çok da önemsemedi. Soğukluk yavaş yavaş tüm vücudunu kaplamaya başladı. Güneş artık yakmıyordu tenini. Son olarak havaya kaldırdığı elleri de buz kesildi. Şimdi renkler kaybolmuştu, saçları değil gözleri karanlıktı. Hala gülümsüyordu ve bu ona yakışıyordu. Kendini engin denizlerdeki küçücük bir su damlası gibi hissediyordu. Yuvasına vardığında etrafa yayılan, parçalanan, kendini kaybeden küçük bir damla. Ama acımıyordu hiçbir yeri, yaşamın acıttığı gibi… Ve gecenin rengi… “Gece yarısı tüm hisler yüksekte. Gizemli bir dünya düşlerimde. Ay gökyüzünde kibarca parıldar. Işığını esirgemez torunlarından. Bırak ruhun erişsin yıldızlara. Ait olduğu yere. Zincirlerini kır. Engel kalmasın önünde. Sen doğduğunda çok güçlü yaratıldın. Kendini hatırla, hiç kaybetme. İstediğini alacaksın eninde sonunda. Sadece sen varsın bunu unutma. Gecenin rengi, gecenin rengi; uçuracak bizi rüzgarlar gibi...”
Birden yükselmeye başladı. Vücudu suyun içinde, ruhu ait olduğu yere. Bir başka baharda açmak üzere dedi kendi kendine. Tüm yaşamımdan daha mutlu bir şekilde oldu bu boşluğa ettiğim veda, diye düşündü. Aslında yeni başlıyordu hikayesi. Ruhun bedenden ayrılışının yolun sonu olduğuna inanamazdı. Şimdi; sıkılmış, daralmış, şartlanmış, gereksiz ve renksiz dünyanın çok üzerindeydi. Mutluydu…
Parmaklarında bir ağrı hissetti. Çok hızlı yazmış ve kalem parmaklarının arasında neredeyse kırılacak gibiydi. Başını kaldırdı duvardaki saate ve takvime baktı; on dokuz, on dört ve on beş ağustos iki bin on iki. Odasının renkli duvarlarına baktı. Bu boyutta o kadar da renkli değilmişim, güzel olan her şey neden çabuk biter, dedi. Radyoda “her şey biter” çalıyordu. Tekrar gülümsemek istedi ama yapamadı. Gülünce tatlı bir gamzesi çıkan yanağı sanki taş duvar gibi gergindi. Hayal sonrası gerçeği hatırlamasıyla; acı parmak uçlarından tüm vücuduna doğru yayılmaya başladı. Birden vücudu ağırlaştı, beyni hafifledi. Yazarken kuş gibi hafifti ama kafasının içi ağırdı. Çünkü yaşamıştı…