Bir Yaz Günü Veda Etti Yaz Gülü
Işığa doğru yürüyordu, çok parlak
göz alıcı bir ışık. Bir an etrafına bakındı, her yer beyaz fayanslarla
kaplıydı. Canı bir renk görmek istedi, görünen tek şey beyazlık. Yürüdükçe
adımları ağırlaştı ve ışık gözünü kamaştırıyordu. Olmak istediği yeri düşünerek
aşağı baktı. Ilık bir rüzgar esintisiyle hafiflediğini fark etti. Su onu
kendisine çekiyordu. Sonsuzluğu görmek istedi fakat gördüğü karanlıktı.
Kollarını yana açıp başını tekrar yukarı kaldırdı. Rüzgar sertleşmişti ve
yağmur damlalarının yüzünü okşadığını hissetti. Şimdi bazı renkler gözüne
çarpmaya başlamıştı. Gün batımına dakikalar kala güneşin tüm ışınları, her
yağmur damlasını farklı bir renge bürümüştü. Gülümsedi. Hayatında o ana kadar
gördüğü tüm renkleri ve fazlasını görebiliyordu. Bazı renklerin yaşadığı
dünyada hiç var olmadığını düşündü.
Gözü saatine ilişti. On dokuz, on dört. Tarih kısmında on beş
ağustos iki bin on ikiyi gördü. Hayal ettiği yerde, hayal ettiği şekildeydi.
Küçüklüğünden beri, yağmur sularının denize kavuştuğu anlarda, o da orada olmak
istiyordu. İlkokulda öğretildiği gibi suyun ekolojik döngüde başa sarmak için
son durağı tekrar denize ulaşması. Kendisini bir yağmur damlası gibi
hissediyordu. Yaşamındaki gerekliliklerin sona erdiğini ve gökyüzüne doğru bir
su damlası gibi buharlaştığını düşündü. Eylül ayını görmemesi gereken bir yaz gülüyüm,
zamanım geldi ve rengârenk yağmura karışacağım, dedi. Yine de bir şeyler
eksikti.
Şiddetli bir gök gürültüsünün ardından bir melodi belirdi. Tekrar
gülümsedi. Eksik olan şey tamamlanmıştı. Sanki Yavuz Çetin, benimle uçmak ister
misin şarkısını mırıldanıyordu kulağına. "Dünya
bir yere kaçmaz, biz yüzerken göklerde" ve son basamaktaydı, renklerin
içine girmek istiyordu. Yıllarca özlemi çekilmiş bir sevgiliye gider gibi. Kurtar
beni bu alemden, dedi. Daha önce hiç
görmedim bu yerleri, sanırım kayboldum beni geri gönder. Hatırlamıyorum kim
olduğumu, nerede doğduğumu, nereye ait olduğumu... Kurtar beni bu alemden. Ardından “yaşamak istemem aranızda…”
Birden hafiflediğini hissetti. Rüzgar tokat gibi yüzüne ve
vücuduna çarpmaya başlamıştı. O, renk cümbüşünün içinde bunu önemsemiyordu. Hayallerinde
beslediği tablo kusursuz bir şekilde zihnini kaplamıştı. Tek karanlık görünen göğüslerine
kadar vücudunu kapsayan uzun simsiyah saçlarıydı. Birden etrafındaki fayanslı
tertemiz havuz kenarı fonu değişti. İstanbul’u görüyordu. Şarkı da değişti,
söyleyen aynı. “Sıcak günlerin yorgunluğu
üzerimde. Umutsuzluk görünürde. Henüz batan güneşin özlemi... Ve bu yalnızlık
çekilmez gibi. Sahil sakin ve sessiz. Güneş ısıtmıyor artık tenimi. Sonunda
yağmurlar geldi. Bu kumsaldan göçmek vakti.”
Manzara harikaydı. Şarkı değişti; "Yanı başında olmak isterim, rüyalarında olmak yetmez bu
gece" ve ardından "Yaşayan
bir şey var hala burada, bir bütünün parçaları olmuşuz. Biz artık yaşamayan
insanlar, İstanbul'a ait olduk" Ömrü boyunca istediği yerdeydi sanki.
Boşlukta süzülürken tüm şehir ayaklarının altında ve zaman durmuş gibi.
Ayaklarının soğuduğunu hissetti. Güneş mi battı yoksa baharda
açan yaz gülünün ömrünün sonu mu geldi, bunu fark edemedi, çok da önemsemedi.
Soğukluk yavaş yavaş tüm vücudunu kaplamaya başladı. Güneş artık yakmıyordu
tenini. Son olarak havaya kaldırdığı elleri de buz kesildi. Şimdi renkler
kaybolmuştu, saçları değil gözleri karanlıktı. Hala gülümsüyordu ve bu ona
yakışıyordu. Kendini engin denizlerdeki küçücük bir su damlası gibi
hissediyordu. Yuvasına vardığında etrafa yayılan, parçalanan, kendini kaybeden
küçük bir damla. Ama acımıyordu hiçbir yeri, yaşamın acıttığı gibi… Ve gecenin
rengi… “Gece yarısı tüm hisler yüksekte.
Gizemli bir dünya düşlerimde. Ay gökyüzünde kibarca parıldar. Işığını esirgemez
torunlarından. Bırak ruhun erişsin yıldızlara. Ait olduğu yere. Zincirlerini
kır. Engel kalmasın önünde. Sen doğduğunda çok güçlü yaratıldın. Kendini
hatırla, hiç kaybetme. İstediğini alacaksın eninde sonunda. Sadece sen varsın
bunu unutma. Gecenin rengi, gecenin rengi; uçuracak bizi rüzgarlar gibi...”
Birden yükselmeye başladı. Vücudu suyun içinde, ruhu ait
olduğu yere. Bir başka baharda açmak üzere dedi kendi kendine. Tüm yaşamımdan
daha mutlu bir şekilde oldu bu boşluğa ettiğim veda, diye düşündü. Aslında yeni
başlıyordu hikayesi. Ruhun bedenden ayrılışının yolun sonu olduğuna inanamazdı.
Şimdi; sıkılmış, daralmış, şartlanmış, gereksiz ve renksiz dünyanın çok
üzerindeydi. Mutluydu…
Parmaklarında bir ağrı hissetti. Çok hızlı yazmış ve kalem
parmaklarının arasında neredeyse kırılacak gibiydi. Başını kaldırdı duvardaki
saate ve takvime baktı; on dokuz, on dört ve on beş ağustos iki bin on iki. Odasının
renkli duvarlarına baktı. Bu boyutta o kadar da renkli değilmişim, güzel olan her şey neden çabuk biter,
dedi. Radyoda “her şey biter” çalıyordu. Tekrar gülümsemek istedi ama yapamadı.
Gülünce tatlı bir gamzesi çıkan yanağı sanki taş duvar gibi gergindi. Hayal
sonrası gerçeği hatırlamasıyla; acı parmak uçlarından tüm vücuduna doğru
yayılmaya başladı. Birden vücudu ağırlaştı, beyni hafifledi. Yazarken kuş gibi
hafifti ama kafasının içi ağırdı. Çünkü yaşamıştı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder