15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yavuz Çetin Anısına...


Bir Yaz Günü Veda Etti Yaz Gülü

Işığa doğru yürüyordu, çok parlak göz alıcı bir ışık. Bir an etrafına bakındı, her yer beyaz fayanslarla kaplıydı. Canı bir renk görmek istedi, görünen tek şey beyazlık. Yürüdükçe adımları ağırlaştı ve ışık gözünü kamaştırıyordu. Olmak istediği yeri düşünerek aşağı baktı. Ilık bir rüzgar esintisiyle hafiflediğini fark etti. Su onu kendisine çekiyordu. Sonsuzluğu görmek istedi fakat gördüğü karanlıktı. Kollarını yana açıp başını tekrar yukarı kaldırdı. Rüzgar sertleşmişti ve yağmur damlalarının yüzünü okşadığını hissetti. Şimdi bazı renkler gözüne çarpmaya başlamıştı. Gün batımına dakikalar kala güneşin tüm ışınları, her yağmur damlasını farklı bir renge bürümüştü. Gülümsedi. Hayatında o ana kadar gördüğü tüm renkleri ve fazlasını görebiliyordu. Bazı renklerin yaşadığı dünyada hiç var olmadığını düşündü.
Gözü saatine ilişti. On dokuz, on dört. Tarih kısmında on beş ağustos iki bin on ikiyi gördü. Hayal ettiği yerde, hayal ettiği şekildeydi. Küçüklüğünden beri, yağmur sularının denize kavuştuğu anlarda, o da orada olmak istiyordu. İlkokulda öğretildiği gibi suyun ekolojik döngüde başa sarmak için son durağı tekrar denize ulaşması. Kendisini bir yağmur damlası gibi hissediyordu. Yaşamındaki gerekliliklerin sona erdiğini ve gökyüzüne doğru bir su damlası gibi buharlaştığını düşündü. Eylül ayını görmemesi gereken bir yaz gülüyüm, zamanım geldi ve rengârenk yağmura karışacağım, dedi. Yine de bir şeyler eksikti.
Şiddetli bir gök gürültüsünün ardından bir melodi belirdi. Tekrar gülümsedi. Eksik olan şey tamamlanmıştı. Sanki Yavuz Çetin, benimle uçmak ister misin şarkısını mırıldanıyordu kulağına. "Dünya bir yere kaçmaz, biz yüzerken göklerde" ve son basamaktaydı, renklerin içine girmek istiyordu. Yıllarca özlemi çekilmiş bir sevgiliye gider gibi. Kurtar beni bu alemden, dedi. Daha önce hiç görmedim bu yerleri, sanırım kayboldum beni geri gönder. Hatırlamıyorum kim olduğumu, nerede doğduğumu, nereye ait olduğumu... Kurtar beni bu alemden.  Ardından “yaşamak istemem aranızda…”
Birden hafiflediğini hissetti. Rüzgar tokat gibi yüzüne ve vücuduna çarpmaya başlamıştı. O, renk cümbüşünün içinde bunu önemsemiyordu. Hayallerinde beslediği tablo kusursuz bir şekilde zihnini kaplamıştı. Tek karanlık görünen göğüslerine kadar vücudunu kapsayan uzun simsiyah saçlarıydı. Birden etrafındaki fayanslı tertemiz havuz kenarı fonu değişti. İstanbul’u görüyordu. Şarkı da değişti, söyleyen aynı. “Sıcak günlerin yorgunluğu üzerimde. Umutsuzluk görünürde. Henüz batan güneşin özlemi... Ve bu yalnızlık çekilmez gibi. Sahil sakin ve sessiz. Güneş ısıtmıyor artık tenimi. Sonunda yağmurlar geldi. Bu kumsaldan göçmek vakti.”
Manzara harikaydı. Şarkı değişti; "Yanı başında olmak isterim, rüyalarında olmak yetmez bu gece" ve ardından "Yaşayan bir şey var hala burada, bir bütünün parçaları olmuşuz. Biz artık yaşamayan insanlar, İstanbul'a ait olduk" Ömrü boyunca istediği yerdeydi sanki. Boşlukta süzülürken tüm şehir ayaklarının altında ve zaman durmuş gibi.
Ayaklarının soğuduğunu hissetti. Güneş mi battı yoksa baharda açan yaz gülünün ömrünün sonu mu geldi, bunu fark edemedi, çok da önemsemedi. Soğukluk yavaş yavaş tüm vücudunu kaplamaya başladı. Güneş artık yakmıyordu tenini. Son olarak havaya kaldırdığı elleri de buz kesildi. Şimdi renkler kaybolmuştu, saçları değil gözleri karanlıktı. Hala gülümsüyordu ve bu ona yakışıyordu. Kendini engin denizlerdeki küçücük bir su damlası gibi hissediyordu. Yuvasına vardığında etrafa yayılan, parçalanan, kendini kaybeden küçük bir damla. Ama acımıyordu hiçbir yeri, yaşamın acıttığı gibi… Ve gecenin rengi… “Gece yarısı tüm hisler yüksekte. Gizemli bir dünya düşlerimde. Ay gökyüzünde kibarca parıldar. Işığını esirgemez torunlarından. Bırak ruhun erişsin yıldızlara. Ait olduğu yere. Zincirlerini kır. Engel kalmasın önünde. Sen doğduğunda çok güçlü yaratıldın. Kendini hatırla, hiç kaybetme. İstediğini alacaksın eninde sonunda. Sadece sen varsın bunu unutma. Gecenin rengi, gecenin rengi; uçuracak bizi rüzgarlar gibi...”
Birden yükselmeye başladı. Vücudu suyun içinde, ruhu ait olduğu yere. Bir başka baharda açmak üzere dedi kendi kendine. Tüm yaşamımdan daha mutlu bir şekilde oldu bu boşluğa ettiğim veda, diye düşündü. Aslında yeni başlıyordu hikayesi. Ruhun bedenden ayrılışının yolun sonu olduğuna inanamazdı. Şimdi; sıkılmış, daralmış, şartlanmış, gereksiz ve renksiz dünyanın çok üzerindeydi. Mutluydu…
Parmaklarında bir ağrı hissetti. Çok hızlı yazmış ve kalem parmaklarının arasında neredeyse kırılacak gibiydi. Başını kaldırdı duvardaki saate ve takvime baktı; on dokuz, on dört ve on beş ağustos iki bin on iki. Odasının renkli duvarlarına baktı. Bu boyutta o kadar da renkli değilmişim, güzel olan her şey neden çabuk biter, dedi. Radyoda “her şey biter” çalıyordu. Tekrar gülümsemek istedi ama yapamadı. Gülünce tatlı bir gamzesi çıkan yanağı sanki taş duvar gibi gergindi. Hayal sonrası gerçeği hatırlamasıyla; acı parmak uçlarından tüm vücuduna doğru yayılmaya başladı. Birden vücudu ağırlaştı, beyni hafifledi. Yazarken kuş gibi hafifti ama kafasının içi ağırdı. Çünkü yaşamıştı…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder