10 Ekim 2012 Çarşamba

Gerçek Yine Yenik Düşmüş...


            
            En çok neye yanarım, biliyor musun? Sessizce giderken gözlerinde hapsettiğin o donuk silüetimi pişman olur gibi süzüşüne. Hani o son bakış var ya insanın içinde kalan... Sarılmak ister gibi ama bir o kadar da uzaktan bakan.
            Yarışırdık zamanla her anımızda. Tatlı bir gülüş kapsardı yüzlerimizi. Nereden geldiği belli olmayan iki yabancı gibi sonsuzluğa gideceğimizi hissederdik.  Bu yüzdendir aldırmayışlarımız, yitirişlerimiz, mutluyken hüznü kendimize çekmemiz. Her anımızı birbirimize vermek için hayattan kaçışlarımız, bu kadar çok severken farkında olmayışımız. Acemi aşıklar gibi her anımızı değerlendirmek istememiz. Sen alışık değildin bu sıklıkta biriyle beraber vakit geçirmeye. Bu yüzdendi belki farkında olmayışın mutluluğu. Sıkıldığını hissettin belki alışmadan, yanlışlıkla.
            Bir keresinde yorgun argın gecenin bir vakti eve giderken bir mesaj atmıştın da çilek çekmişti canın. Hemen istikametim değiştirip her yerde çilek aramıştım, sonunda alıp getirmiştim sana. İşte böyleydi aslında her anımız. Umarsız görünen ama sürekli birlikte atan iki kalp. Can atardım günün her dakikası seni görmek için. Gecenin bir vakti gelirdim halı saha maçından sonra yorgun argın, sabah işim olsa da. Yanlış mıydı bunlar acaba, bitiriyor muydu gerçekten aşkı. Uzak durmak mı gerekliydi biraz?
            Bir kez olsun gözünden yaş getirdiysem o da güldürmekten olmuştur. Deliler gibi gülerdin belki de hayatında sadece benle baş başayken. İnsanın gözlerinin içinin gülmesini bir sende anladım bir de gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü annede. Gülemezdin bazen kilitlenirdi dudaklarının kenarı ama gözlerin ben seninle mutluyum der gibi parlardı. Eminim yine öyle bakabilir uzak kalmasa. En huzursuz anında bile benden başka kim güldürebilir ki o temkinli gözleri? İç güzelliğini benim gözlerimden başka gözlere yansıtabilir misin bundan sonra?
            Dünyayı bok götürüyordu  biz yine de sevişiyorduk özgürce,  ruhumuzun derinliklerinde. Acıkırdık bazen aldırmazdık, susardık bazen yine aldırmazdık... Ama ikimiz de bilirdik ki bu dünyada aşıklardan çok acıkanlar var. Üşenirdik yataktan kalkmaya. Saatlerce birbirimize bakar ve gülümserdik. Neler konuşmuştu acaba ruhlarımız, ah bir bilse şimdi bedenlerimiz ve zihnimiz?
            Oyunlar oynardık. Ben hile yapardım sen kaybederdin. Ama birlikte olduğumuzda da kimse önümüzde duramazdı hani. Ne kadar istiyorum artık sana kaybetmek biliyor musun? Her şeyimi sana vermek. Oyunda değil hayatta senle bütünleşmek. İşin şakası oyunlardaki hilelerim, bilirsin ben hak yemem. Kaybetsen de eğlenip mutlu olduğunu düşündüğümden seni güldürmek için hile yapardım. İşte ben de böyle seviyordum seni. O kadar çocukça ve masumca. Bu yaşıma kadar hiç olmadığı kadar değerli ve şakalarımla güldürdüğüm kadar da ciddi. Benim gibi ağır abi nasıl da çocuklaştı senin sevdanla. Bunu fark ettin mi bilinmez.
            O kadar tatlıydın ki kaç kere uyuduğunda saatlerce seni izledim bilmezsin. Hayatımda hiç kimse ile yan yana uyuyamam sadece senle uyuyabiliyorum diyişin beni benden alır, farklı diyarlara götürürdü. Bilirsin benim uykum erken gelmez, sen göğsümde sızıp kalırdın. Uykunu bölmemek için saatlerce kıpırdamadan her tarafımın uyuşması pahasına öylece beklerdim. Bazen kabus gördüğünü kaşlarının çatılmasından anlar hemen yanağını okşamaya başlardım. Eminim o an kabusun bitiyor ve renkli düşlere doğru yelken açıyordun. Yüzündeki her kıvrımı, her hali ezbere bilirim. Sıkılmadan defalarca izleyebileceğim tek filmsin. Ya sesin? En güzel melodiler gibi usulca iner ruhumun en içine.
            Uyandığımızda birbirimize bakınca yüzümüzde oluşan o salak tatlı gülümseme bir daha ne zaman olacak hayatımızda? Mırıldanarak birbirimize sarf ettiğimiz sevgi sözcükleri dünyanın en güzel şiirleriydi sabah sabah. Dayanamaz yine sevişirdik. Zamanı durdururduk adeta. Kulağıma sessizce bana hitap şeklin ve o "e" harfini uzatarak söyleyişin artık her sabah beni uyandırıyor gaipten gelen bir sesle. Belki de ruhun her sabah yanıma gelip rüyalardan çekip alıyor beni güncel dünyaya. Başkasına da böyle seslenebilecek misin bundan sonra? Ya da sessizce biri sana seslendiğinde, ismimi ne güzel söylüyorsun diyebilecek misin?
            Sabahları tost yapardın bana. O kadar mutlu oluyordum ki bunu sana nasıl yansıtsam hiç bilemedim.  Yerken beni süzer ve emeğinin karşılığında oluşan yüzümdeki mutlu ifadeyi izlerdin. Arkadaşım, aşkım, annem her şeyden bir parça sende...
            Her gelişimde kapıda karşılar kafanı uzatıp gülümserdin, aynı şekilde giderken de asansörün kapısı kapanana kadar aynı şekilde kapının eşiğinde eğilip gülümseyerek uğurlardın. Sokağa çıktığımda da pencereden bakar sokağın sonuna kadar gidişimi izlerdin. Telefon ederdim hemen, o anda da konuşurduk. Bu kadar çabuk özleyebiliyorken nasıl oldu da uzaklaştık? Peki ya son gidişim? Her kapıyı açtığında beni hatırlayacak mısın bundan sonra? Kim gelirse gelsin beni gördüğün kadar mutlu olabilecek misin? Peki ben dokunabilecek miyim bir daha sana? Hani o son bakış var ya, sen fark etmezsin belki gözlerimdeki seni, sana dokunsam dünyaya dokunurum sanki. O son sıcak gülüş aslında bir düş.
            Peki ben, ben nasıl bakacağım artık başkasının gülüşüne hayran hayran? Yastığımda kalan bir saç telini sakladım en sevdiğim kitabın arasına. Kıyamazdım ki saçının teline, çöpe atar mıyım hiç. Sana sımsıkı sarıldığımda balık gibi çırpınışına bile dayanamaz hemen bırakırdım, şaka olsa bile. Biz öğretilmiş sevgilerden yaşamadık. Klişe film, dizi, mekan sohbetleri değil, gerçekliğimizle birbirimize bakıyorduk. Güncel dünyadan özenilmiş hayatlar, karakterler bize göre değildi biz gerçeği samimiyetle ve sonsuzluğa inanarak yaşıyorduk. Bu yüzdendi aldırmayışlarımız. Bir daha gerçeği yaşayabilecek misin?
            Yürüdüğümüz yollar, dinlediğimiz şarkılar bizden başkasını kabul eder mi sence? Başka sevgili yürüsün üzerilerinde, başka sevgili dinlesin onları. Bence istemezler, hep bizi beklerler. Peki ben kime şarkı yazacağım artık? Dünyadaki tüm güzelliklerin ve renklerin yansıdığı başka bir ruh bulabilecek miyim? Gözlerini fal taşı gibi açıp, bana dilini çıkardığın, sevimli sevimli içimi erittiğin günleri bulabilecek miyim?
            Sahte miydik biz yoksa? Ne kadar inandım sana da köreldi ruhum senden başka her şeye. Ama yok olamaz, tüm bunlar sahte olamaz. Veda günümüzde bile dudakların bu kadar derin hislerle yanamazdı. Kimse birini bu kadar içten öpemezdi. Bana aitti gülüşün, dudakların, gözlerin. Bana aitti ruhun. Gerisi önemli değil. Sen bir erkeğin aklını başından, ruhunu bedeninden almak için yollanmış bir melek gibiydin. Canı değil ruhu almaktı görevin.
            Artık yolda yürürken gördüğüm her sarı tişörtlüyü sen zannediyorum. Bana seni hatırlatan her şeyde heyecanlanıyorum. İlk günkü gibi. Gece uyurken göğsüme bir ağırlık çöküyor. Bedenin benle olmasa da ruhun gelip başını göğsüme yaslıyor, biliyorum. Uykum çok daha fazla bölünüyor. Sabah olsa da bir haber alsam diyorum. Uyanınca da sesin kulaklarımda, tavana bakıyorum gülen gözlerin bana bakıyor. Uzaklarda bir yerdeyim, seni her görüşümde böyle güleceğim ama senle olamıyorum kafam nerede bilmiyorum, der gibi bakıyor.
            Hiçbir dudak yakamaz, hiçbir ten ısıtamaz artık. Bu sahte dünyaya yenik düştük işte. Ruhlarımızın dünyası, bedenlerimizin dünyasını yenemedi. Zafer her zamanki gibi kötülüğün oldu. İçimizi yeşerten güzellikler artık tavana bakınca görünecek her sabah. Gece ve gündüz hiçbir zaman eşit olmayacak. Karanlık her vakit ensemizde. Ama her zaman içinde bir şovalye olacak seni koruyan. Rüyalarımız kaldı sadece bize ait olan, bu hırsız dünyada... Ve sen yıllar sonra göreceksin beni tavanında. Anladın mı, diyeceğim. Sadece, anladım, diye cevap vereceksin yatağından kalkmadan. işte o zaman gözlerindeki hüzün; benim uçsuz bucaksız diyarlardan, başka boyutlardan ruhumu yanına getirmeye yetecek. Bedenim mi? O hiç gelemeyecek.          

5 Eylül 2012 Çarşamba

Aşkın Anahtarı...


            Aşkın Anahtarı

            İlk gece;

            Sessiz bir geceydi. Umulmadık ani bir plan, yarı istemli yarı istemsiz.  Acaba nasıl olacaktı o kızla ilk kez görüşmek, üstelik gecenin bir vakti? Ben de inanamıyordum bu duruma. Daha önce çok kadınla birlikte oldum, tanıştığım ilk gün birlikte olduğum kadınlar da oldu fakat bu farklıydı. Yüzünü bile pek bilmiyordum, gördüğüm sadece buğulu bir fotoğrafıydı. Onun harici internet üzerinden bir kaç sohbet ama çekici, istekli...
            Mesaj geldi, "taksiye bindim, beş dakikaya oradayım" Evi bana yakındı, gelmesi an meselesi. İçimi bir heyecan kapladı, ne yapacağımı düşündüm. Normalde bu tür buluşmalarda amaç sevişmek olur. Kondomlar yastığın arkasına saklanır kolay erişebilmek için. Komidinin üzerine peçete ve ıslak mendil konur, dolaptan odaya su alınır, bilgisayarda müzik listesi yapılır. Hiçbirini yapmadım, sadece bekledim.
            Mesaj geldi, "İndim ben, neredesin?" Üç dakikaya geliyorum caddenin karşısına doğru bak, diye mesaj yazdım. Hemen ayakkabılarımı giyip dışarı fırladım, nedense tuhaf bir heyecan vardı. Hayır hayır sevişmek için değil başka bir şey. Apartmanın bahçe kapısından çıkıp sağa döndüğümde yaklaşık 30 metre ileride bir hanım silueti gördüm. Caddenin karşısındaydı ve beni görünce kim olduğumu anlayıp karşıdan karşıya geçmeye başladı, ben de ona doğru yürüdüm. Caddenin bu tarafındaki kaldırımda karşı karşıya geldik, ilk başta başı öne eğikti. Ufak tefek görünen minyon tipli tatlı bir kızdı. Üzerinde pembe bir bluz, altında kot pantolon, ayağında  grimsi bir converse vardı. Saçları biraz dağınık ve kabarık, belli ki yeni duş alıp evden çıkmış. Hafifçe kafasını kaldırdı tam olarak dik hal almadan gözleri yukarı doğru kaldırdı ve elini uzattı. Ben de elimi uzattım. "Merhaba, çok bekletmedim umarım" diyerek tokalaştım. "Yoo" diyebildi sadece.
            Çok utangaç birine benziyordu. Bu gece seks yok dedim kendi kendime. Zaten o yönde bir beklentim de yoktu. İçimden bir ses; bu kızı üzme, diyordu. Aslında çok şaşkındım, nasıl oldu da buraya bu saatte her şeyi göze alarak geldi? Eve doğru yürüyorduk pek konuşamadık. Hemen taksi bulabildin mi gibi bir kaç sıradan soru sordum. Eve girince ayakkabısını çıkarırken bile acemi gibi davranıyordu, sanki hiç çapkınlık yapmamış gibi. Ayakkabısını çıkarması uzun sürdü.
            Odama geçip koltukta yan yana oturduk, kafamı çevirip ona baktım, gülümsedim. Gülmeye çalışıyordu fakat bir tutukluk vardı. Sanki yanaklarının ve dudağının hareketini sağlayan kasları istemsiz olarak kasılıyor gibiydi. Gözlerinin içi gülmek istiyor ama engelleniyordu. Bilgisayardan şarkı açtım ve şarkı üzerine yorumlar yaptık. Bir ikinci şarkıyı seçemedik ikimiz de tutuktuk. Halbuki listem önceden hazır olmalıydı. Sen seç istediğin bir şarkı var mı ,dedim. Yoo fark etmez, diyebildi yine yarım yamalak gülümseyerek. Sıklıkla odanın etrafına göz gezdiriyordu, tedirgin bir hali vardı.
            Ne oldu, ne yaptınız, dedim. Tam buraya gelmeden önce mesaj attı barıştık, dedi. Şaşırdım. Buraya gelmeden önce eski sevgilisiyle barışmış ama niye buraya geldi ki? Hadi ya, diyebildim sadece.
            Sürekli göz göze geliyor pek bir şey konuşamıyorduk. Sanki gözleri bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Gördüğüm fotoğrafındaki gibi donuk , iri gözler. Gülmeye hasret, yarım yamalak sırıtan dudaklar. Orada rahat değilsin buraya yaslan diyerek yanıma çağırdım. Sorgusuz sualsiz sokuldu yanıma. Yine göz göze geldik. Neden buradasın, der gibi baktım. Senle olmaya geldim, der gibi baktı. Yaptığımız yanlış mı, der gibi baktım. Yaşamamız gereken bu, der gibi baktı.
            Öptüm...
            Sağ elini saçlarıma attı. Sol elimi beline doladım. Boynunu öpmeye başlamıştım ki tedirgin olduğunu hissettim. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım. "İstemediğin hiçbir şeyi yapmayacağız, söz" dedim. Sadece, "tamam" dedi. Hafifçe bluzunu çıkardım ve emin misin, dedim. Buraya bunun için geldim, der gibi baktı. Pantolonunun düğmelerini açarken tekrar; "İstemediğin hiçbir şeyi yapmak istemiyorum" dedim. Tedirgindi ama karşı koyamaz bir şekilde kabulleniyordu. Gerçekten hiçbir şey için ısrarcı değildim yapmasak da olurdu benim için.
            Evrenin bir şekilde bizi bir araya getirdiğine ve çekim gücüne inanarak seviştik. Mutluyduk. Başını göğsüme yasladı, yanağını ve saçını okşuyordum. Ne hissediyorsun diye sorduğumda, huzurluyum diyordu. Ben de huzurluydum, onu hiç kandırmak istememiştim. Galiba gerçekten onu istemiştim, çok fazla tanımasam da yüzünü ilk kez görsem de tuhaf bir çekim olmuştu. Donuk gözleri benim gözlerime baktıkça parlıyordu sanki. Dudaklarının kenarlarına gülmemesi için çekilmiş olan set ben güldükçe çözülüyordu. Varlık içinde yaşamış ama sevgiden yoksun geçmiş yılları olduğunu hissettim. Tuhaf bir şekilde beni kendine çekmişti. Mutlu etmeliyim, dedim. Dakikalarca birbirimize bakarak gülümsedik, konuşmadan. Bazen ben bir şeyler söylüyordum sadece mimikleriyle cevap veriyordu.
            Yüzümüze yansıyan sadece karanlık odadaki bilgisayarın ışığıydı. Nasıl bu kadar ait hissedebiliyorduk? Üstelik bir sevgilisi vardı. Evet araları bozuktu, uzun yıllar süren birliktelikten sonra bitmiş hislerle zorla devam ediyordu. Belki de ben bir kaçış planıydım. Belki de ben kullanılıyordum, hep kadınlar kullanılacak değil ya. Ama yok olamazdı, bu gözler kötü bir şey yapamazdı. O, böylesine tehlikeli ve yanlış bir geceyi yaşamasına rağmen o kadar masumdu ki. Mutluluğu aramak onun da hakkı değil miydi? Yılların verdiği sahte mutlulukları belki de gerçeğe dönüştürüyordu. Sorgusuz sualsiz pek tanımadığı bir adama güveniyor başını göğsüne yaslıyor ve huzurlu hissediyordu. Evet olan buydu, ben de bunu düşünerek mutluydum. Bilgisayarın ekranında 21 Mart tarihine gözü takılmış. Bu gece gündüz ile eşit, dedi. Evet belki de bizim için, dedim.
            Saate baktık, 02:48'di. Ev arkadaşlarım beni merak eder, dışarıda kalacağımı söylememiştim dedi.  İsterse burada kalabileceğini söyledim ama ısrar etmedim. Giyinip birlikte çıktık, aynı yerden taksiye bindirdim. Sekiz dakika sonra eve vardığına dair mesaj geldi . Kendimi kuş gibi hafif hissediyordum, bir yandan da yılların verdiği ağır yorgunluğu. Her şey tamam değildi, sevgilisi vardı. Bundan sonra ne olacaktı? Her gece böyle buluşacak mıydık?

*****

            Belki de bir daha görüşmeyiz diye düşünüyordum. Ben sevgilisinden ayrı olduğunu bilerek buluşmuştum daha sonrası kendiliğinden istemsiz gelişmişti. Ama öyle olmadı mesajlar atmaya başladı ve benle olmaktan mutlu olduğunu hissettim. Görüşmelerimiz sürdü, yanımdayken artık içten gülüyor kahkahalar atabiliyor sanki yılların verdiği hüznün acısını çıkarıyordu. Sevgilisinden ayrıldı. Ama o süreç benim için çok zordu. Sevgilisi varken görüşüyordum. Aldatmaya o kadar karşı bir insan olarak aldatmaya yardımcı olan biri oluyordum. Ama ben de zor durumdaydım benim de katlanmam gereken zordu. Acaba sevgilisi mi daha çok acı çeker ben mi diye düşünmeye başladım. Çünkü istediği bendim, benle olmak onu mutlu ediyordu. Sevgilisiyle ayrılması da sıkıntılı olmadı, zaten bitmiş hisleri gerçekle yüzleştirip sonlandırmak kolaydı.
            
           
*****

            Son gece;

            Hayata dair onca şey konuştuk ki ağzımdan  kelimeler bir bir dökülüyordu, yanımızda biri cümleleri kaydetse kitap olurdu. O yine hep susuyor ne dersem haklı olduğumu söylercesine gözleri aşağı eğiliyordu. Bazen kaşları çatılıyor, gerçeklerle yüzleşmenin acısı beynine işliyor, bazen benim hala çabalıyor olmam onu mutlu ediyor ve gülmeye çalışıyordu ama yine ilk günkü gibi yarım gülüşler. İnsanın ruhu ağlarken, yüzünün gülmesi ne demektir bilir misiniz? Konuşmalarımızı dışarıdan biri görse bu kızın bu çocuğa tapması gerekir, derdi. Hayatını tamamen şekillendirecek ders niteliğinde bir ilişki yaşamıştı benle ve son gece söylediklerim de zihninde ömrü boyu yer edecek şeylerdi. Buraya yazamayacağım kadar güzel, bir o kadar gerçekçi ve kötü.
            Yine yanıma çağırdım, ben koltukta otururken o önümde ayakta duruyordu. Beline sarıldım ve kafamı yukarı kaldırdım. Göz göze geldik. Çok şey anlatmak istiyordu bana ama yapamıyordu. Gözleriyle konuşmayı o kadar çok seviyordum ki o hiç olmasa sadece gözleri her gün bana baksa yeterdi benim için. Her şeye rağmen, eski sevgiline rağmen katlandım yeni yaz aşkına rağmen seni tekrar kabul edeceğim, der gibi baktım. Yine affedeceğim, yine benim ol başkasının olmana dayanamam ama olduysan da dayanacağım, der gibi baktım. Evet başkasıyla flört etmeye başlamıştı ama onun olmamıştı bunu biliyordum, fiziki olarak beni aldatmamıştı ama ruhen aldatması daha mühim değil miydi? Yine de affedebilirdim, beni anlasa, ona her şeyi sunduğumu görse, ruhunun en derinliklerine kadar işleyip mutluluk hormonunun ağacığını dikeceğimi bilse, yine bana o gün kolumdan tutup gitme diye yalvarırcasına baktığı gibi baksa...
            Yanıma uzandı. Bugün 23 Eylül, dedim. Bu gece de gündüz ile eşit, dedi. Bizim için eşitler, sen gecenin gündüze olan aşkını bilir misin, dedim. Kaşlarını hayır anlamında yukarı kaldırdı.

            " Gecenin gündüze olan aşkını bilir misin, sürekli peşindedir gündüzün, kavuşabilmek için bıkmadan usanmadan, isteği yalnızca birkaç saniye sarılmak... Şafak vakti sarılırlar birbirlerine her sabah bu sahilde. Alev gibi kızarır gökyüzü , dayanamaz sevgilerine...Gündüz gelir, gece onu bir kaç saniye görür ve yok olur,  gündüzü görebilmesi aslında kendi sonudur"

            Şiirimi okudum ve anladın mı, dedim. Anladım, dedi. Sen benim gündüzümsün, dedim.
            Sarıldım ilk günkü gibi beline, elini yanağıma koydu. Son kez, dedim. Öpüşmeye başladık, öyle bir seviştik ki ömrümüzde bir daha kimseyle böyle sevişemeyeceğimizi ikimiz de hissediyorduk. Gözlerimiz arasında sanki saydam bir bağ vardı. Hiç ayrılmayacakmış gibi bakıyordum. Aslında ben sana aidim ama gitmen lazım, der gibi baktı. Bu dünya böyle, insan psikolojisi böyle, güzel giden şeylere elbet çomak sokulacak, der gibi baktım. O kadar aittik ki bir o kadar da uzak. Bu sefer toparlanmamız uzun sürmedi. Kalktım, kapıya doğru yöneldim. Dünyayı bok götürüyor be ruhum ama sen güzel kal, dedim. Ayakkabılarımı giydim çıkarken sarıldık. Asansör beklerken hala bana bakıyordu, ilk günkü gibi. Asansöre girdim kapısını kapatırken son bir kez daha baktım ama gerçekten bu sondu. Bütün bunlar aslında bir düş dedim. Hem aldattıran hem aldatılan olmuştum... Ömür boyu neden diye soracaktım. Sonra kendi kendime dedim ki; "Aşkın anahtarı yok"

            

            

4 Eylül 2012 Salı

Fıstık, Kafa Yapıyor Bende Zaten (Mezesiz)


MEZESİZ

Ben biramı fıstıksız içerim
Barlarda alışmışım, ayakta takılırken
Maç öncesi de yok, stada yürürken
Mezesiz ister dudağım, senle yanmazken
Fıstık, kafa yapıyor bende zaten

Kirlenmiş sakalım, çökmüş yüzüm
Yalnız adam rolündeyken
Düşünürüm ama görmez gözüm
Şu satırları yazmaya üşenirken
Fıstık, kafa yapıyor bende zaten

Ben biramı şişeden içerim
Yağmuru gösterir bana bazen
Buğusunda saklıdır hayalin
Ürperdiğimi hissederken
Fıstık, kafa yapıyor bende zaten

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Zaman var mıdır? Bizi nasıl etkiler?


            TİK-TAK

            İnsanlığın en çok önem verdiği ve en çok problem yaşadığı şey nedir? Tabii ki "zaman" kavramıdır. Bir çok şeyi zamana bırakırız, zamanla çözeriz veya zamanın az oluşundan bir sürü problem yaşarız. Peki biz zamanı ne kadar iyi algılayabiliyoruz ve kullanabiliyoruz?
            Zaman soyut bir kavram olsa da; herhangi bir duygu ve düşünce içermez. Sevmek, mutlu olmak, hüzünlenmek gibi değildir. Bazen zamanı somut olarak da düşünebiliriz; mesela güneşin konumu, gece ve gündüz oluşması gibi süreçler somut bir durum olarak değerlendirilebilir. Burada şu soruyu sorabiliriz; gerçekten zaman var mıdır? Ya evrende sadece hareket varsa? Herhangi bir hareket eylemi olmaksızın bana zamanın geçtiğini gösterebilir misiniz veya kanıtlayabilir misiniz?
            İnsanlar yeri geliyor zamanı önemsemiyor yeri geliyor fazla takıntı haline getiriyor. İş dünyasında zamanı önemsemeyen başarısız olur, aynı şekilde aşk dünyasında da zamanı önemseyen başarısız olur. İki sevgili kavga edince, çözüm zamana bırakılır, neden? İnsanlar bir şeyleri konuşarak, paylaşarak, düşünerek çözemeyecekler, sonra zaman gelip çözecek öyle mi? Belli bir süre sonra barışılır, dargınlıklar biter bunu zaman çözdü zannederiz, halbuki zamanın çözdüğü bir şey yok. Bu geçen süreçte insanlar düşünerek, bazı durumlara farklı açılardan bakmaya çalışarak olayı tatlıya bağlarlar.
            Evrendeki çekim gücünün insanlara olan etkisine inanan insanların da saatlere, dakikalara inanmaları çok saçmadır. 19:19 geldiğinde sevdiğiniz sizi düşünüyor safsataları ahmaklıktır. Neden 19:14'te düşünmesin? Neden 16:00'da biriyle buluşmak için sözleşiriz, neden bu 15:52 olmasın? Ben varacağım yere 12 dakikada varabileceksem diğer arkadaşım da 14 dakikada varabilecekse, neden yuvarlak hesap olsun diyerek 20 dakika sonra buluşuruz? Bu gibi saatlerin ve dakikaların "tam" diye tabir ettiğimiz dilimlerinde işlerimizi ayarlayarak alsında bazen zaman kaybettiğimiz bazen de o iş için geç kalmışlığımız olamaz mı? Tesadüflere inanıyorsak, bir çok tesadüfü de böyle tepmiş olamaz mıyız? Aradığımı bulamıyorum, bu evrenin çekim gücü beni ona götürmüyor diyorsunuz ama klişelerden de kurtulamıyorsunuz. Belki evden çıkarken saate bakıp 14:00 olsun da çıkayım demeyerek 13:48'de çıksanız hayatınızda sizin için güzel bir şeyler denk gelecek. Belki de evrenin bize sunmuş olduğu fırsatları bir çok kez kaçırıyoruz.
            Beni kimse 17:00 veya 21:30'un 17:01 ve 21:31'den daha önemli, daha hassas, daha gerekli bir zaman dilimi olduğuna inandıramaz. Sadece biz insanlar bazı olayları belli bir kalıplara koyarak bu zaman dilimlerine yerleştiririz ve bu insanlarda alışkanlık yapar. Çok basit gibi dursa da bu durum, insanların evrendeki hareketlerini istemsiz olarak etkileyen ve bazen gerekmediği gibi davranmalarına yol açan bir durumdur. Ben bir yere giderken kaç dakikada gelirsin dediklerinde, o an 8 dakikada varabileceğimi düşünüyorsam, 10 dakikada oradayım demem, direkt olarak 8 dakikada oradayım derim. Bazen abartıp saniyeleri de söylüyorum ama o biraz abartıya giriyor.
            Asıl olan zaman değil düşüncelerimizin yoğunluğudur. Bir şeyi 10 gün boyunca düşünerek de bir sonuca varabiliriz, aynı şeyi 5 dakika düşünerek de aynı o sonuca varabiliriz. Bu yüzden, bu olayımız zamansız oldu, zamana bırakalım, biraz zaman geçsin düşünürüz gibi cümlelerle kendinizi kandırmayın. Bahsettiklerimin sabır kavramıyla alakası yoktur, her boku da hadi hemen yapalım demek değildir. Dünyada önemli olan düşüncedir, harekettir... Bunları bazı kalıplaşmış zaman dilimlerine sokarak gerektiği gibi doğru kullanamayabiliriz...

19 Ağustos 2012 Pazar

Nedir Şu Kadın Bilimi?


  
            Merakla sorduğunuz sorulara şimdi yanıt bulacaksınız. Bu yazım biraz bu olgunun tanımı gibi, bundan sonrakiler de içerik ile ilgili olacak.
            Sahi nedir şu kadın bilimi ve kadın bilimcisi denilen şey? Her kafadan bir ses çıkıyor. Kimisi beni kadınları çok iyi anladığımı "zannetmekle" suçluyor, makara yapıyor. Kimisi kendini beğenmişlik olarak görüyor, kimisi çok kadınla birlikte olarak kendimi tecrübeli göstermek istediğimi zannediyor. Bu numaralar zaten eskidi, kadınların sosyal olarak yükselişte olmaları onların da farklı isteklerde olmalarını sağladı. Mesela kadınlar da artık bakir erkekle denemek isteyebiliyor.
            Kadın bilimi; kadınları çok iyi anlamak değildir. Kadın bilimi, kadınların ne istediğini bilmek de değildir. Kadınlar kendilerini anlaşılamaz bir varlık olarak kabul ederek bir bakıma böyle bir varlık olmak istiyorlar. Evet, biz karmaşığız, biz hemen anlaşılamayız, bizi memnun etmek için çok çaba harcamanız lazım moduna girmek hoşlarına gidiyor. Bu yüzden bir erkek, ben kadınların ne istediğini biliyorum derse itici olur ve alay edilir. Kadın bilimi, kadınları çok mutlu edebilmek de değildir. Çünkü kimse her kadını mutlu edebileceğini iddia edemez, bunu iddia eden de komik duruma düşer.
            Kadın biliminin ne olmadığını anladık şimdi de ne olduğunu anlayalım sonra yanlış anlamalara mahal vermeyelim. Kadın bilimi aslında yukarıda dediklerimin hepsidir. Kadın bilimi kadını incelemektir. Tamamen anlamayabilirsiniz, tamamen mutlu edemeyebilirsiniz veya tamamen ne istediklerini bilmeyebilirsiniz ama bu durumları inceleyerek en yakın doğrulara ulaşabilirsiniz. Nasıl ki dil bilimi dili her açıdan inceliyorsa, kadın bilimi de kadını her açıdan inceler.
            Benim kadın bilimci olma olayıma gelince, bu aslında dostum Can timo'nun twitter'ı ilk kullandığım zamanlarda bana bir yakıştırmasıdır. Diğer takipçilerden de yakıştırmalar devam edince  öyle kaldı. Kadını incelemiyor muyum? Tabii ki inceliyorum hem de fazlasıyla. Zaten herkes karşı cinsi incelemek durumunda değil midir? İncelemeyen doğruya ulaşamaz, gerçek sevgiyi, gerçek mutlu ilişkiyi yakalayamaz. Yani dostlar tek kadın bilimci ben değilim, bugüne kadar burnu havada kadın bilimci olarak gördünüz beni ama durum böyle değildi. Kadın bilimci olmayan hep bir şeyleri zanneder, zanneder ve yine zanneder ama kadını anlayamaz...
            Aynı şekilde kadınlar da adamları inceleyebilir. Siz de adam bilimine yönelin adam bilimci olun ki ilişkileriniz daha anlaşılır olsun. Sonraki yazılarda kadının ve insanlarla ilişkilerinin incelenmesi sonucu ortaya çıkanlar ile ilgili olacaktır... Sevgiler, hürmetler...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yavuz Çetin Anısına...


Bir Yaz Günü Veda Etti Yaz Gülü

Işığa doğru yürüyordu, çok parlak göz alıcı bir ışık. Bir an etrafına bakındı, her yer beyaz fayanslarla kaplıydı. Canı bir renk görmek istedi, görünen tek şey beyazlık. Yürüdükçe adımları ağırlaştı ve ışık gözünü kamaştırıyordu. Olmak istediği yeri düşünerek aşağı baktı. Ilık bir rüzgar esintisiyle hafiflediğini fark etti. Su onu kendisine çekiyordu. Sonsuzluğu görmek istedi fakat gördüğü karanlıktı. Kollarını yana açıp başını tekrar yukarı kaldırdı. Rüzgar sertleşmişti ve yağmur damlalarının yüzünü okşadığını hissetti. Şimdi bazı renkler gözüne çarpmaya başlamıştı. Gün batımına dakikalar kala güneşin tüm ışınları, her yağmur damlasını farklı bir renge bürümüştü. Gülümsedi. Hayatında o ana kadar gördüğü tüm renkleri ve fazlasını görebiliyordu. Bazı renklerin yaşadığı dünyada hiç var olmadığını düşündü.
Gözü saatine ilişti. On dokuz, on dört. Tarih kısmında on beş ağustos iki bin on ikiyi gördü. Hayal ettiği yerde, hayal ettiği şekildeydi. Küçüklüğünden beri, yağmur sularının denize kavuştuğu anlarda, o da orada olmak istiyordu. İlkokulda öğretildiği gibi suyun ekolojik döngüde başa sarmak için son durağı tekrar denize ulaşması. Kendisini bir yağmur damlası gibi hissediyordu. Yaşamındaki gerekliliklerin sona erdiğini ve gökyüzüne doğru bir su damlası gibi buharlaştığını düşündü. Eylül ayını görmemesi gereken bir yaz gülüyüm, zamanım geldi ve rengârenk yağmura karışacağım, dedi. Yine de bir şeyler eksikti.
Şiddetli bir gök gürültüsünün ardından bir melodi belirdi. Tekrar gülümsedi. Eksik olan şey tamamlanmıştı. Sanki Yavuz Çetin, benimle uçmak ister misin şarkısını mırıldanıyordu kulağına. "Dünya bir yere kaçmaz, biz yüzerken göklerde" ve son basamaktaydı, renklerin içine girmek istiyordu. Yıllarca özlemi çekilmiş bir sevgiliye gider gibi. Kurtar beni bu alemden, dedi. Daha önce hiç görmedim bu yerleri, sanırım kayboldum beni geri gönder. Hatırlamıyorum kim olduğumu, nerede doğduğumu, nereye ait olduğumu... Kurtar beni bu alemden.  Ardından “yaşamak istemem aranızda…”
Birden hafiflediğini hissetti. Rüzgar tokat gibi yüzüne ve vücuduna çarpmaya başlamıştı. O, renk cümbüşünün içinde bunu önemsemiyordu. Hayallerinde beslediği tablo kusursuz bir şekilde zihnini kaplamıştı. Tek karanlık görünen göğüslerine kadar vücudunu kapsayan uzun simsiyah saçlarıydı. Birden etrafındaki fayanslı tertemiz havuz kenarı fonu değişti. İstanbul’u görüyordu. Şarkı da değişti, söyleyen aynı. “Sıcak günlerin yorgunluğu üzerimde. Umutsuzluk görünürde. Henüz batan güneşin özlemi... Ve bu yalnızlık çekilmez gibi. Sahil sakin ve sessiz. Güneş ısıtmıyor artık tenimi. Sonunda yağmurlar geldi. Bu kumsaldan göçmek vakti.”
Manzara harikaydı. Şarkı değişti; "Yanı başında olmak isterim, rüyalarında olmak yetmez bu gece" ve ardından "Yaşayan bir şey var hala burada, bir bütünün parçaları olmuşuz. Biz artık yaşamayan insanlar, İstanbul'a ait olduk" Ömrü boyunca istediği yerdeydi sanki. Boşlukta süzülürken tüm şehir ayaklarının altında ve zaman durmuş gibi.
Ayaklarının soğuduğunu hissetti. Güneş mi battı yoksa baharda açan yaz gülünün ömrünün sonu mu geldi, bunu fark edemedi, çok da önemsemedi. Soğukluk yavaş yavaş tüm vücudunu kaplamaya başladı. Güneş artık yakmıyordu tenini. Son olarak havaya kaldırdığı elleri de buz kesildi. Şimdi renkler kaybolmuştu, saçları değil gözleri karanlıktı. Hala gülümsüyordu ve bu ona yakışıyordu. Kendini engin denizlerdeki küçücük bir su damlası gibi hissediyordu. Yuvasına vardığında etrafa yayılan, parçalanan, kendini kaybeden küçük bir damla. Ama acımıyordu hiçbir yeri, yaşamın acıttığı gibi… Ve gecenin rengi… “Gece yarısı tüm hisler yüksekte. Gizemli bir dünya düşlerimde. Ay gökyüzünde kibarca parıldar. Işığını esirgemez torunlarından. Bırak ruhun erişsin yıldızlara. Ait olduğu yere. Zincirlerini kır. Engel kalmasın önünde. Sen doğduğunda çok güçlü yaratıldın. Kendini hatırla, hiç kaybetme. İstediğini alacaksın eninde sonunda. Sadece sen varsın bunu unutma. Gecenin rengi, gecenin rengi; uçuracak bizi rüzgarlar gibi...”
Birden yükselmeye başladı. Vücudu suyun içinde, ruhu ait olduğu yere. Bir başka baharda açmak üzere dedi kendi kendine. Tüm yaşamımdan daha mutlu bir şekilde oldu bu boşluğa ettiğim veda, diye düşündü. Aslında yeni başlıyordu hikayesi. Ruhun bedenden ayrılışının yolun sonu olduğuna inanamazdı. Şimdi; sıkılmış, daralmış, şartlanmış, gereksiz ve renksiz dünyanın çok üzerindeydi. Mutluydu…
Parmaklarında bir ağrı hissetti. Çok hızlı yazmış ve kalem parmaklarının arasında neredeyse kırılacak gibiydi. Başını kaldırdı duvardaki saate ve takvime baktı; on dokuz, on dört ve on beş ağustos iki bin on iki. Odasının renkli duvarlarına baktı. Bu boyutta o kadar da renkli değilmişim, güzel olan her şey neden çabuk biter, dedi. Radyoda “her şey biter” çalıyordu. Tekrar gülümsemek istedi ama yapamadı. Gülünce tatlı bir gamzesi çıkan yanağı sanki taş duvar gibi gergindi. Hayal sonrası gerçeği hatırlamasıyla; acı parmak uçlarından tüm vücuduna doğru yayılmaya başladı. Birden vücudu ağırlaştı, beyni hafifledi. Yazarken kuş gibi hafifti ama kafasının içi ağırdı. Çünkü yaşamıştı…