10 Ekim 2012 Çarşamba

Gerçek Yine Yenik Düşmüş...


            
            En çok neye yanarım, biliyor musun? Sessizce giderken gözlerinde hapsettiğin o donuk silüetimi pişman olur gibi süzüşüne. Hani o son bakış var ya insanın içinde kalan... Sarılmak ister gibi ama bir o kadar da uzaktan bakan.
            Yarışırdık zamanla her anımızda. Tatlı bir gülüş kapsardı yüzlerimizi. Nereden geldiği belli olmayan iki yabancı gibi sonsuzluğa gideceğimizi hissederdik.  Bu yüzdendir aldırmayışlarımız, yitirişlerimiz, mutluyken hüznü kendimize çekmemiz. Her anımızı birbirimize vermek için hayattan kaçışlarımız, bu kadar çok severken farkında olmayışımız. Acemi aşıklar gibi her anımızı değerlendirmek istememiz. Sen alışık değildin bu sıklıkta biriyle beraber vakit geçirmeye. Bu yüzdendi belki farkında olmayışın mutluluğu. Sıkıldığını hissettin belki alışmadan, yanlışlıkla.
            Bir keresinde yorgun argın gecenin bir vakti eve giderken bir mesaj atmıştın da çilek çekmişti canın. Hemen istikametim değiştirip her yerde çilek aramıştım, sonunda alıp getirmiştim sana. İşte böyleydi aslında her anımız. Umarsız görünen ama sürekli birlikte atan iki kalp. Can atardım günün her dakikası seni görmek için. Gecenin bir vakti gelirdim halı saha maçından sonra yorgun argın, sabah işim olsa da. Yanlış mıydı bunlar acaba, bitiriyor muydu gerçekten aşkı. Uzak durmak mı gerekliydi biraz?
            Bir kez olsun gözünden yaş getirdiysem o da güldürmekten olmuştur. Deliler gibi gülerdin belki de hayatında sadece benle baş başayken. İnsanın gözlerinin içinin gülmesini bir sende anladım bir de gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü annede. Gülemezdin bazen kilitlenirdi dudaklarının kenarı ama gözlerin ben seninle mutluyum der gibi parlardı. Eminim yine öyle bakabilir uzak kalmasa. En huzursuz anında bile benden başka kim güldürebilir ki o temkinli gözleri? İç güzelliğini benim gözlerimden başka gözlere yansıtabilir misin bundan sonra?
            Dünyayı bok götürüyordu  biz yine de sevişiyorduk özgürce,  ruhumuzun derinliklerinde. Acıkırdık bazen aldırmazdık, susardık bazen yine aldırmazdık... Ama ikimiz de bilirdik ki bu dünyada aşıklardan çok acıkanlar var. Üşenirdik yataktan kalkmaya. Saatlerce birbirimize bakar ve gülümserdik. Neler konuşmuştu acaba ruhlarımız, ah bir bilse şimdi bedenlerimiz ve zihnimiz?
            Oyunlar oynardık. Ben hile yapardım sen kaybederdin. Ama birlikte olduğumuzda da kimse önümüzde duramazdı hani. Ne kadar istiyorum artık sana kaybetmek biliyor musun? Her şeyimi sana vermek. Oyunda değil hayatta senle bütünleşmek. İşin şakası oyunlardaki hilelerim, bilirsin ben hak yemem. Kaybetsen de eğlenip mutlu olduğunu düşündüğümden seni güldürmek için hile yapardım. İşte ben de böyle seviyordum seni. O kadar çocukça ve masumca. Bu yaşıma kadar hiç olmadığı kadar değerli ve şakalarımla güldürdüğüm kadar da ciddi. Benim gibi ağır abi nasıl da çocuklaştı senin sevdanla. Bunu fark ettin mi bilinmez.
            O kadar tatlıydın ki kaç kere uyuduğunda saatlerce seni izledim bilmezsin. Hayatımda hiç kimse ile yan yana uyuyamam sadece senle uyuyabiliyorum diyişin beni benden alır, farklı diyarlara götürürdü. Bilirsin benim uykum erken gelmez, sen göğsümde sızıp kalırdın. Uykunu bölmemek için saatlerce kıpırdamadan her tarafımın uyuşması pahasına öylece beklerdim. Bazen kabus gördüğünü kaşlarının çatılmasından anlar hemen yanağını okşamaya başlardım. Eminim o an kabusun bitiyor ve renkli düşlere doğru yelken açıyordun. Yüzündeki her kıvrımı, her hali ezbere bilirim. Sıkılmadan defalarca izleyebileceğim tek filmsin. Ya sesin? En güzel melodiler gibi usulca iner ruhumun en içine.
            Uyandığımızda birbirimize bakınca yüzümüzde oluşan o salak tatlı gülümseme bir daha ne zaman olacak hayatımızda? Mırıldanarak birbirimize sarf ettiğimiz sevgi sözcükleri dünyanın en güzel şiirleriydi sabah sabah. Dayanamaz yine sevişirdik. Zamanı durdururduk adeta. Kulağıma sessizce bana hitap şeklin ve o "e" harfini uzatarak söyleyişin artık her sabah beni uyandırıyor gaipten gelen bir sesle. Belki de ruhun her sabah yanıma gelip rüyalardan çekip alıyor beni güncel dünyaya. Başkasına da böyle seslenebilecek misin bundan sonra? Ya da sessizce biri sana seslendiğinde, ismimi ne güzel söylüyorsun diyebilecek misin?
            Sabahları tost yapardın bana. O kadar mutlu oluyordum ki bunu sana nasıl yansıtsam hiç bilemedim.  Yerken beni süzer ve emeğinin karşılığında oluşan yüzümdeki mutlu ifadeyi izlerdin. Arkadaşım, aşkım, annem her şeyden bir parça sende...
            Her gelişimde kapıda karşılar kafanı uzatıp gülümserdin, aynı şekilde giderken de asansörün kapısı kapanana kadar aynı şekilde kapının eşiğinde eğilip gülümseyerek uğurlardın. Sokağa çıktığımda da pencereden bakar sokağın sonuna kadar gidişimi izlerdin. Telefon ederdim hemen, o anda da konuşurduk. Bu kadar çabuk özleyebiliyorken nasıl oldu da uzaklaştık? Peki ya son gidişim? Her kapıyı açtığında beni hatırlayacak mısın bundan sonra? Kim gelirse gelsin beni gördüğün kadar mutlu olabilecek misin? Peki ben dokunabilecek miyim bir daha sana? Hani o son bakış var ya, sen fark etmezsin belki gözlerimdeki seni, sana dokunsam dünyaya dokunurum sanki. O son sıcak gülüş aslında bir düş.
            Peki ben, ben nasıl bakacağım artık başkasının gülüşüne hayran hayran? Yastığımda kalan bir saç telini sakladım en sevdiğim kitabın arasına. Kıyamazdım ki saçının teline, çöpe atar mıyım hiç. Sana sımsıkı sarıldığımda balık gibi çırpınışına bile dayanamaz hemen bırakırdım, şaka olsa bile. Biz öğretilmiş sevgilerden yaşamadık. Klişe film, dizi, mekan sohbetleri değil, gerçekliğimizle birbirimize bakıyorduk. Güncel dünyadan özenilmiş hayatlar, karakterler bize göre değildi biz gerçeği samimiyetle ve sonsuzluğa inanarak yaşıyorduk. Bu yüzdendi aldırmayışlarımız. Bir daha gerçeği yaşayabilecek misin?
            Yürüdüğümüz yollar, dinlediğimiz şarkılar bizden başkasını kabul eder mi sence? Başka sevgili yürüsün üzerilerinde, başka sevgili dinlesin onları. Bence istemezler, hep bizi beklerler. Peki ben kime şarkı yazacağım artık? Dünyadaki tüm güzelliklerin ve renklerin yansıdığı başka bir ruh bulabilecek miyim? Gözlerini fal taşı gibi açıp, bana dilini çıkardığın, sevimli sevimli içimi erittiğin günleri bulabilecek miyim?
            Sahte miydik biz yoksa? Ne kadar inandım sana da köreldi ruhum senden başka her şeye. Ama yok olamaz, tüm bunlar sahte olamaz. Veda günümüzde bile dudakların bu kadar derin hislerle yanamazdı. Kimse birini bu kadar içten öpemezdi. Bana aitti gülüşün, dudakların, gözlerin. Bana aitti ruhun. Gerisi önemli değil. Sen bir erkeğin aklını başından, ruhunu bedeninden almak için yollanmış bir melek gibiydin. Canı değil ruhu almaktı görevin.
            Artık yolda yürürken gördüğüm her sarı tişörtlüyü sen zannediyorum. Bana seni hatırlatan her şeyde heyecanlanıyorum. İlk günkü gibi. Gece uyurken göğsüme bir ağırlık çöküyor. Bedenin benle olmasa da ruhun gelip başını göğsüme yaslıyor, biliyorum. Uykum çok daha fazla bölünüyor. Sabah olsa da bir haber alsam diyorum. Uyanınca da sesin kulaklarımda, tavana bakıyorum gülen gözlerin bana bakıyor. Uzaklarda bir yerdeyim, seni her görüşümde böyle güleceğim ama senle olamıyorum kafam nerede bilmiyorum, der gibi bakıyor.
            Hiçbir dudak yakamaz, hiçbir ten ısıtamaz artık. Bu sahte dünyaya yenik düştük işte. Ruhlarımızın dünyası, bedenlerimizin dünyasını yenemedi. Zafer her zamanki gibi kötülüğün oldu. İçimizi yeşerten güzellikler artık tavana bakınca görünecek her sabah. Gece ve gündüz hiçbir zaman eşit olmayacak. Karanlık her vakit ensemizde. Ama her zaman içinde bir şovalye olacak seni koruyan. Rüyalarımız kaldı sadece bize ait olan, bu hırsız dünyada... Ve sen yıllar sonra göreceksin beni tavanında. Anladın mı, diyeceğim. Sadece, anladım, diye cevap vereceksin yatağından kalkmadan. işte o zaman gözlerindeki hüzün; benim uçsuz bucaksız diyarlardan, başka boyutlardan ruhumu yanına getirmeye yetecek. Bedenim mi? O hiç gelemeyecek.          

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder